YEŞİLÇAM'DA BİR MİNİBÜSE DOLUŞMAK
Bülent Pelit

Bülent Pelit

Yeşilcam Anı

YEŞİLÇAM'DA BİR MİNİBÜSE DOLUŞMAK

18 Ağustos 2019 - 17:15

Bizim film ekiplerimiz vardı birbirinden güzel insanlarla dolu. Yeşilçam sokaktan kalkardı. Bir minibüse hepimiz doluşurduk, yönetmeni, başrol oyuncusu, setçisi, figüranı. Kalabalıksak aynı özellikte bir minibüs daha olurdu. Malzemelerde bizimle gelirdi. Bilmezdik o kalabalığın içinde kim Alevi, kim Sünni, kim Kürt, kim Türk. Birbirimizi çok severdik ama hepimizin tek aşkı vardı oda Sinema ve Yeşilçam.

Eski Yeşilçam'da saygı çok yoğundu, sevgi idare ederdi, şimdiler de ne saygı ne sevgi. Herkes bir gemi yapıp yüzdürme peşinde, işin kötüsü kaptanlığı bilen yok, gemiler ha bire denizin dibini boyluyor, ya da karaya oturuyor.

Yeşilçam ne demek? Basit bir örnek, seksenli yılların sonu, bir Bakanlıktan Özdemir Birsel iş almış acil yetişmesi gerek. Yine kendisi gibi efsane olan Ertem Göreç'te işin başında. Üç gün içinde her şeyi bitirip teslim olması gerek. Ben yirmili yaşların ortasındayım, onlar altmış yaş civarında. Çocukluğumun iki efsanesi ile çalışmak beni heyecanlandırıyor. Yoğun tempoda üç gün üç gece çalışmak zorundayız. Bütçesi de iyi bir iş.

Gencim çalışma şartları dokunmuyor, uyku falan sorun değil. Özdemir ağabey ve Ertem ağabey arada koltuğun üstünde kestiriyor. Son gün ben de bitik haldeyim.

Birkaç saat uyuyup toparlamalıyım, izin istedim oturduğum koltukta uyuyacağım, “tabi oğlum” dediler, Ertem ağabey salondaki sehpayı ayaklarımın ucuna çekti,” ayaklarını da uzat” dedi, yok dedim sizin yanınızda ben ayaklarımı uzatamam, Özdemir ağabey gür sesiyle,” ısrar ediyoruz” dedi, ben utana sıkıla ayaklarımı uzattım birkaç saat uyudum, sonra tüm enerji ile işe devam ettim. Bu işin temeli ustalara saygı idi, onlarında çıraklarına sevgisi.

Yine net otuz yıl öncesi “Melek Hanımın Fendi” filminin seti. Filmde Adile Naşit, Münir Özkul, Asuman Arsan, Tufan Bahadır, Cevat Kurtuluş, Yüksel Gözen gibi isimler oynuyor, yönetmen Sırrı Gültekin, görüntü yönetmeni Ali Uğur. Zemherinin tam ortası Beylerbeyinde lazların köşkünde çalışıyoruz, içerisi de en az dışarısı kadar soğuk. Münir ağabey bir aşağı bir yukarı volta atarak ısınma peşinde, Cevat Kurtuluş hayalet olmak için kullandığı çarşafı sıkı bir şekilde kendine dolamış vaziyette, Ali Uğur her zaman cebinde taşıdığı Fındıkları yiyerek ısınmaya çalışıyor, cılız bir soba yanıyor ama fayda etmiyor, oyunculuğa yeni başlamış genç bir kızcağız var, o da ısınmanın yolunu cebinde taşıdığı konyak ile çözmek istiyor, birden Asuman Arsan fark ediyor bu kızı, fena bir şekilde şarlıyor, "kızım bu yaptığın züppelik desem, o tanıma uymuyor, bu zibidilik, meyhaneye çevirdin burayı desem onunda bir kültürü var, bu yaptığın sokak şarapçılarının yaptığı, onlarında kendine göre bir raconu var, yok et hemen o şişeyi" kız neye uğradığını şaşırdı, kekeleyerek "peki efendim" dedi, Asuman Arsan gaz kesmedi "sonra bir evde çalışıyoruz kızım, her ne kadar evi prodüksiyona kiraya vermiş olsalar da çoluk çocuk bir aile yaşıyor burada, bakalım onların gönlü var mı senin içmene, sete yaptığın saygısızlığa gelmedim bile, ha beni içki düşmanı sanmayın, paydos sonrası götüreyim benim misafirim ol içebildiğin kadar iç, bende eşlik edeyim sana" kız hemen kalkıp elindeki şişeyi yok etti. Kız adına üzülmüştüm, hiç böyle bir tepki beklemiyordu mutlaka garibim. Sonraları kız daha filmde oynadı mı bilmiyorum yok oldu gitti. Kızı filmde konuşturduğum dublajcı aklımdayken kızın ismini hatırlamıyorum bile ve o günden beri sette su içerken bile düşünüyorum, o olay aklıma geliyor.

Şimdilerde bir genel çekip, sonra yakınlara, amorsları giren kendini yönetmen ilan ediyor. Hele birde biraz digital efektlerden de anlıyorsa tamam demektir. Eski yönetmenlerimiz setten içeri girdiğinde herkes ayağa kalkar, neredeyse esas duruşta beklerdi. Ama onlar mesleki bilgilerinin yanında kişilik olarak saygın insanlardı. Sete yemek geldiğinde önce figüranlara dağıtılmasını isterlerdi. Kimse iş harici, fuzuli gevezelik yapamazdı set ortamında. Hele şimdiki gibi ellerde cep telefonu selfie kalkışan olursa, o telefonu birkaç dakika içinde münasip bir yerinde bulurdu. Sette kim ne yemek yiyorsa herkese aynı servis yapılırdı, şehir dışı işlerde bütün ekip eşit şartlarda konaklatılırdı. Hep bunlar rejisörün direktifleriyle yapılırdı. Rejisör, ekibin parasının düzgün alıp almadığından, herhangi bir sıkıntısı olanın, derdine çözüm bulmak gibi tekniğin haricinde, insani şeylerle de ilgilenirdi. Bilirlerdi insanlar asgari müşterekte ekiplerinde mutlu olmazsa güzel iş çıkmayacağını.

Komik bir Yeşilçam anısıyla noktalayayım. Rekor sayıda film çekiliyor, gene bir yerde set kurulmuş, ama yönetmenimiz ve asistanı biraz çapkınca. İki kafadar, iki oynamaya meraklı hatun ayarlıyor. Kadınlar filmde oynamak için ne gerekiyorsa yapacak. Yani keyifler iyi. Daha güzel olanı yönetmen alıyor, asistanına hali ile diğeri düşüyor. İyi bir gecenin ardından, hanımlar ertesi günü sete davet ediliyor. Alan memnun, satan memnun. Set bir pavyonda ve pavyon sahnesi çekilecek. Kadınlar hevesle gidiyor, ama ne görsünler, hem asistan, hem yönetmen çok ciddi, hiç tanımıyormuş gibi davranıyorlar. Hatunlar masalara oturtuluyor yani figürasyon muamelesi, bozuluyorlar tabi. Birde üstüne üstlük asistan bağırıp çağırmaya başlıyor, abimizin öfke kontrolü zayıf biraz, çekim esnasında akşamki hatunu sahneyi istemeden bozunca, sinir tavan yapıyor, küfür kıyamet. Kız geceyi birlikte geçirdiği adamın kendisine bu kadar tepkili davranmasını hazmedemiyor ve O'da patlıyor. "Ulan i..e akşam ........ böyle demiyordun ama" Set bir an buz kesiyor, baş rol oyuncuları bu rezalet durum karşısında isyan ediyor, kısmetlerine yapımcıda sette, asistan doğru kapıya. Yönetmen kem küm ediyor, yapımcı bakıyor film tehlikeye girecek, onun üstüne fazla gitmiyor, güç bela yırtıyor. Kabak asistanın başına patlıyor.

Bu yazı 322 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum