TÜRK SİNEMASININ ALTIN ÇAĞININ EFSANESİ BÜLENT ORAN
Bülent Pelit

Bülent Pelit

Yeşilcam Anı

TÜRK SİNEMASININ ALTIN ÇAĞININ EFSANESİ BÜLENT ORAN

23 Temmuz 2019 - 22:43

Babamın hayatında çok önemli iki dostu vardı. Aynı zaman da ustalarıydı bu insanlar. Bülent Oran ve Orhon Murat Arıburnu. Benim adımı koyarken gelgitler yaşamış, Bülent adında karar kılmış. Biz de o güzel insanların yanında yetişme şansını yakaladık bu vesile ile. Özel şahsiyetlerdi, onları ziyadesi ile özlüyorum. Bir sanatçı aynı zamanda iyi bir insan olmalı. Onlar iyi nasıl olunur sorusunun cevabıydı.
 60 lı yıllar Türk sineması altın çağını yaşıyor. Babam ustası Bülent Oran ile birlikte piyasaya senaryo yetiştirmeye çalışıyor. O dönem önüne gelen senarist, yönetmen olamıyor. İşletmeciler var, onların talepleri daha ziyade kendini ispatlamış banko insanlardan yana. Bülent Oran o dönemin yıldızı. Filmleri büyük iş yapıyor. Haliyle talep yığılıyor. Oyuncular da bu arada bilmedikleri ne senaristin yazdığında oynuyor, ne de yönetmenin komutunda çalışıyorlar. Öyle “ben bu işi yapıyorum” diye çıkıp tutunmak imkansız.
İşler o kadar yoğun ki, aynı anda sekiz on sete senaryo yetiştiriyorlar. Süreç çok kısa filme karar verme, başlama, bitirme bazen 30 gün bile sürmüyor. Vizyon tarihleri önceden belli işler, tempolu bir şekilde bitmek zorunda. Bülent Oran ve babam güçlü bir takım olarak birlikte çalışıyorlar. Tretman çıkıyor, akış belirleniyor, sete sıcak bir vaziyette beş sayfa, on sayfa senaryolar yollanıyor. Bir taraftan da çekim devam ediyor. Kimseyi kırmadan, dökmeden güzel bir şekilde hallediyorlar. Kim yanlarına gelirse gelsin, öncelik onların işinde etkisi yaratılıyor. Bunu da sağlamak için yolu kesen pencerenin önüne bir ayna koymuşlar, kim geliyorsa onlara doğru, o aynadan görüyorlarmış, Erman filmin prodüksiyonundan biri geliyorsa hemen Erman filmin senaryosunun kağıtları takılıyormuş silindire. Günlerce uykusuz kalarak gerçekleştiriyorlar işlerini. Altın çağ işte böyle yoğun emek ile yaşanmış Türk sinemasında.
Üç dört yaşlarındayken bir oyuncak mağazasının vitrinindeki üç tekerlekli kırmızı bisiklete kafayı takmışım. O döneme göre oldukça pahalı bir oyuncakmış. Dükkanın önünden geçerken annemin eline asılarak onu durdurup izlermişim o bisikleti. Bir gün dışarıdan eve girdiğimde baktım o kırmızı bisiklet evin ortasında duruyor, tabi dünyalar benim oluyor. Bisiklet ile ilgili nümayişlerim babamın yakın dostu Bülent Oran'ın kulağına gidiyor, derhal bisikleti alıp eve getiriyor, biz evde yokuz, o dönemler hırsızlık falan olmadığı için evden çıkarken kapı kilitleme falanda yok, zaten hırsız girse ne alacak, en lüks ev aleti radyo, pikap. Bırakıyor bisikleti evin ortasına. Bisiklet konusundaki ısrarlı isteklerim aklımda kalmamış ama o kırmızı bisikletin evin ortasında durması dün gibi aklımda. Daha sonraları böyle bir kaç sürpriz daha oyuncak almıştım, ama bende en çok iz bırakanı bu. Hayat konusunda bize kattıkları için onlara minnettarım. Bizim evde sıkça toplanıp kafa kafaya verirlerdi. Babam, Bülent Oran ve Mehmet Dinler. Arada babam masadan kalkar, annemle bir şeyler konuşur, tekrar onlarla hararetli konuşmaya devam ederdi. Etrafta ihtiyacı olan insanları tespit ederlermiş bu istişarelerinde. Soğukta odunu olmayana odun, yiyeceği olmayana azık, paraya ihtiyacı olan para. Sonra üçü Mehmet Dinler'in beyaz renosuna doluşur, bazen erkeğin giremeyeceği yer olduğunda annemi de yanlarına alır, kendi bütçeleri oranında dağıtırlardı. Asla yardımın onlar tarafından yapıldığının bilinmesini istemezlerdi, tek şartları oydu. İşte Türk sineması ve gerçek efsanesi.
 

Bu yazı 449 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum