Türk sinemasında yapımcı'dan "DEHA" yaratmak
Bülent Pelit

Bülent Pelit

Yeşilcam Anı

Türk sinemasında yapımcı'dan "DEHA" yaratmak

14 Mayıs 2019 - 21:00

Yıllardır ürettikleri sinema ile gururlandığımız yönetmenlerimiz oldu. Lütfi Akad, Metin Erksan, Şerif Gören, Yılmaz Güney, Zeki Ökten, Atıf Yılmaz, Ömer Kavur, Yavuz Özkan daha niceleri yarattıkları dil ile, Türk sinemasında farklı bir yer edindiler. Son yıllarda Zeki Demirkubuz, Serdar Akar bu ekolü devam ettiren sinemacılar olarak boy gösterdiler. Nuri Bilge Ceylan Türk sinemasının anlatım tarzını değiştirerek farklı bir kulvar yarattı. Tabi bu arada ana akım sinema bayağı yol aldı, gişe rekoru kıran filmler yapıldı. Son iki, üç yılda ise devletin sonsuz desteğini alarak, değişik bir sistem zorlanmaya başladı. Yapımcı sineması. Genellikle yaşanmış olay, ya da dikkat çeken biyografilere yönelerek, kendilerine alternatif seyirci hedeflediler. Ve bunda da oldukça başarılı oldular. Başarısız bir, iki filmin ardından ilk patlama “Ayla” filmiyle geldi.

Sinema etkin bir propaganda aracıydı ve sonuna kadar kullanılmalıydı artık.

Amerikalılar yıllarca Vietnam'da niye olduklarını anlatmak için onlarca film yaptı, burada Amerikan askerini tuttuk hep, toprak sahibi Vietnamlılar düşmanımız oldu, bu filmleri izleyenler, “ Amerikan askeri niye orada” diye sorgulamaz oldu, hepimiz birer Ramboyduk gerektiğinde.

Türkiye Cumhuriyetinin en anlamsız hamlelerinden biri Kore'ye asker gönderilmesiydi. Resmi kayıtlara göre üç binden fazla askerimiz öldü, dönenlerde yaşadıkları travmanın etkilerinden uzun süre kurtulamadı. O dönem köyün delilerine bile “Kore'den mi geldi yoksa” diye sorarlarmış. Adnan Menderes koştura koştura Türk askerini gözünü kırpmadan cepheye sürmüş, orada niye olduğunu bilmeyen insanlarda komünizm gelecek gazıyla koşmuşlar. Bizimde Amerikalılardan aşağı kalmamamız gerekiyordu, Kore'ye gidişi sinema ile legalleştirmek adına yapılmış Ayla filmi. Otuz yıl önceki Vietnam filmleri gibi içi boş, dramaturjik yapısı havada bir film çıkmış ortaya. Tabi bu filme ayılıp bayılan büyük bir çoğunluk var ve ben bu fikirlerin hepsine saygı duyuyorum, her şeyden önce yoğun emek var. Ama bir ülke oskara film yolluyorsa, o daha sinemasal değer taşıyan, hamasetten uzak, objektif bir üretim olması gerekir. Maalesef gazla çalışan meslek birlikleri bu filmi layık görmüş geçen sene oskar adayı olarak. Biz de böylece çocuk teması kullanarak, tıpkı Hayat Güzeldir filmindeki gibi Adnan Menderes'in yüzlerce insanımızın yok olmasına yol açan kararını onamış olduk. Okullar otobüslerle sinemalara öğrencileri taşıdı vs. vs. Gişede başarılı olması için her şey denendi, çünkü tam o süreçte Türk askeri Irak, Suriye gibi topraklara yollanacaktı ve böyle bir film kamuoyunun sempatisini kazanmak için gerekliydi. Amacına ulaşmış bir çalışma, kutluyorum.

Gelelim “Müslüm” filmine. Müslüm Gürses, kırk’a yakın filmde oynamış bir ses sanatçısı. Aktörlüğü kısıtlı ama şarkıcılığı efsane biri, çekilmiş birkaç filmi gerçekten iyi, izlenebilir filmler. Ama kimse Müslüm’ün, orijinal halini merak etmiyor ve büyük reklam kampanyası ile vizyona giren film gişe rekorlarını altüst ediyor. Müslüm, sistemin yarattığı gerçek bir yıldız, yoksulluktan zirveye yürümenin en büyük roll modeli. Üçüncü sayfa haberlerinin sıradanlaştığı günümüzde, alt kültürü anlatan bir film çekiliyor ve bütün filmin günahı sadece bir karaktere, Müslüm’ün babasına yıkılıyor. Müslüm, kendini bıçaklayan genci affedecek kadar engin yürekli, ancak romanlarda olabilecek büyük bir aşk yaşıyor Muhteremle. Asker kaçağı kardeşi, jandarma tarafından sorgusuz sualsizce katlediliyor, yani subliminal mesajlar sağlam ilerliyor filmin içinde. Estetik olarak tıpkı Ayla filmindeki gibi Amerikan tarzı, Lütfi Akad ustanın “şantaj sineması” benzetmesi kullanılıyor. Sürekli masraf ve filmi zengin gösterme çabası. Müslüm’ün hayattaki en büyük sıkıntılarından “uyuşturucu” hemen hemen hiç işlenmemiş, çünkü gençlere kötü örnek olmamak gerek. Bu çabalar başarıya ulaşıyor, tempolu, coşkulu bir film izliyoruz, büyük aşk hikayesi, acılı bir hayat ile harmanlanıyor. İzleyenlere ajitasyonu yüksek, koltuktan kalktığında mutlu olacağı bir yüz yirmi dakika su gibi akan film sunuluyor. Timuçin Esen ve Zerrin Tekindor olağanüstü oyunculuk gerçekleştiriyor filmde. En çok dikkatimi çeken ise, salondaki seyirci profili oldu, Çağrı filminden sonra ilk defa, çok farklı kültürden insanların aynı salonda film izlediğine tanık oldum. Ancak biyografi sinemada çok önemli bir tür, Bu yıl Oscar ödüllerinde aslan payı iki biyografik filme gitti. En iyi filmi kazanan “Green book” homofobi ve ırkçılığı anlatan çok başarılı bir çalışma. Siyahi müzisyen Don Shirley’in yaşanmış hikayesi anlatılıyor. Ajitasyona çok müsait olmasına rağmen, hiçbir saptırma yapmadan müthiş bir film çıkmış ortaya, yine Freddy Mercury’nin biyografisini anlatan Bohemian Rapsody bir kahraman yaratmaya çalışmadan, objektif olarak çekilmiş muhteşem bir film. Onlarda biyografi anlatıyor, Müslüm’de. Şimdi de Naim Süleymanoğlu’nun hayatı çekiliyormuş. Naim Süleymanoğlu, bizim para ile ithal ettiğimiz, Bulgaristan’ın yetiştirdiği bir sporcu. Hoş kaçışı, Türkiye’ye gelişi ilginç gelebilir insanlar. Vatan, millet, Sakarya için de güzel bir seçim. Ancak üzerinden otuz yıl geçmiş hala güreş haricinde olimpiyat oyunlarında ismini yukarı yere yazdıracak sporcu yetiştiremiyoruz. Hala ithal sporcularla olayı idare etmeye çalışıyoruz. Tıpkı tarım ülkesi olmamıza rağmen, mercimeği, nohutu vs. ithal ettiğimiz gibi. Milli futbol takımımızın yarısı da lejyoner, Almanya, Fransa, İsviçre, Avusturya vb. yetiştirmesi. Bunlarında legalleşmesi lazım, o zaman Naim Süleymanoğlu ismi tam isabet, çekelim gitsin. Deha yapımcımızla nice biyografik filmlere.

Bu yazı 615 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum